22 Eylül 2015 Salı

Kaş ile Düş Arasında (3)



-Kitap arasında kalan karga tüyü-


İstanbul’dan bir karga tüyünü arkamda bırakmak isteyerek yola çıkmıştım. En başta söylediğim gibi iyileşmeye… Bir karganın ve daha ötesinde onun tüyünün bu yolculukla ne alakası var diyebilirsiniz ancak çok alakası var. Kargalar çirkindir bu yüzden kargalar güzeldir. Onlarla ilgili -ya da belki kendimle ilgili- keşfettiğim bu çelişkiden ötürü çoğu zaman karşıma çıkmasınlar ve ben de çelişkileri üzerine kafa yormayayım artık istiyorum. Bu isteği bir kenara koyarken önüme düşürdüğü tüyünü de iliştiriyorum bir kitap arasına, sayfasındaki ilk kelime ‘Unutmak’ olan. Hayır bunu süslü bir cümle kurmak için söylemiyorum. Sayfanın ilk kelimesi sahiden ve tesadüfen ‘Unutmak’ oluyor; bense hayatıma yeni bir çelişki daha katarak arkamda bırakmak istediğimi yanıma alıyorum. Karga tüyünden dram çıkarmak değil niyetim sadece benim ve dolayısıyla yolculuğun gizli bir parçası diye anlatıyorum bunları. Çünkü yolların, yollara düşenlerin sonuçlarının sebepleri bazen vardır. Ama bence ideal olan Forrest Gump’ın yaptığı gibi ‘yalnızca’ çıkmak istediğin için çıkmak o yola. Yani bazen de öylecedir.



Antiphellos Antik Tiyatrosu -doğmayacak sandığın doğduğunda-






Kaş’ta yapılacaklar listesinde Antiphellos Antik Tiyatrosu’nda güneşin doğumunu izlemek de var en çok da benim için var. Oradaki son sabahımızda yol arkadaşlarım uykuya teslim haldeyken gecesi uykuya dönmemiş Emre'yle çıkıyoruz "güneş doğurtma" yoluna. Antik tiyatro merdivenlerini tırmanıp güneşin doğacağı tepeye karşı kuruluyoruz. Bu esnada "hayatı sorgulamam" geliyor. Olur olmaz sorguluyor işte insan bilirsiniz. Diyorum ki insanlar olarak ne absürtüz her gün doğan/batan güneşi bazı zamanlar ritüellerle karşılayıp/uğurlayıp iyileşmeye çare arıyoruz. -Sonuçta yılın nadir zamanlarında ritüellerle selamladığımız güneş, yıldızlar, doğa bunları fazlasıyla hak ediyor ve onlardan uzağa düşmüş bizler de fazlasıyla hak ediyoruz, bence.- Ben insanlığın yapıp ettiklerini sorgularken(!) dakikalar saatleri buluyor doğmayan güneş beni "acaba bugün hiç doğmayacak mı?" endişesine salıyor bir süre sonra buna gerçekten inanacak gibi oluyorum. Bizim güneş meğer 07.20 civarında doğuyormuş. Gelgelelim doğması için saatlerce tepeye bakarken zafere ulaştığımızda güneşe bakamayışımızı kahkahalarla karşılıyoruz. İnsanların işte böyle çeşit çeşit absürtlükleri oluyor. Doğması için nice diller döktüğüm güneş şimdi uzun süre baktığımızda gözlerimizi karartıp vücudumuzu sıcaklığa salmasıyla nemrutlaştırıyor bizi. Bir süre kendisine arkamızı dönüp ve bu yaptığımızdan kimseye bahsetmemek üzere -buraya kadarmış- oradan ayrılarak uyananlarla yeni güne başlıyoruz.


                                                             fotoğraflar: bahar mumcu

-yoklama-


Bir karga karası elbette yakışmıyor maviye, yeşillere. Tüyünün yerini yoklamamaya başlıyorum bir süre sonra. O gün doğmasına şahitlik ettiğim güneşi mavi ve yeşille kalacağıma referans sanıyorum ama karga tüm karalığıyla öylece beni bekliyor. İstanbul’da. Yeniden ve yeniden. Düşüyorum Kaş’ın huzurundan eski tekrarlara. İstanbul’la.


Bitirirken -film şeridi-


Kaş’a gitmeden önce araştırıp daha önceden gidenlerden de tavsiye aldığımız mekanlar ve aktiviteler vardı. Bir kez daha gördük ki bol tavsiyeli pek çok mekandansa kendi keşfettiklerimiz daha özel oluyor.


Şimdi buralarda,
kısa sürede muhtarı olabileceğiniz ‘Bahar Pansiyon’u -en çok da terasının ruhuyla- her güne heyecanla başlama sebebi teras kahvaltılarını, pansiyon sahibi Oğuz’u -kendisiyle tanıştığımız ilk anda doğru yerde olduğumuzu hissettiren ve önceden tanışmışız hissi vererek kahkahalarımıza sebeptir kendisi-, genç yaşında pansiyonun müdürlüğünü başarıyla yapıp ve aynı zamanda bize güzel arkadaşlık eden Serdar’ı, gülümsemesi güzel kalbine referans Hayati’yi, şahsına fazlasıyla münhasır terasın sanatçı Ali’sini, uzun sohbetler ettiğim ve birlikte sıcağa fazlasıyla sövdüğümüz benimle güneşi doğurtan Emre’yi, bir manavda ayaküstü bizimle sohbete girişen Kayserili ama İstanbul’da mühendislik okuduktan sonra geçimini memurluktan sağlamaya karar verip bir süre sonra Kaş’a atanan ve artık oradan başka yerde yaşamayı düşünmeyen o adamı, orada karşımıza çıkan tüm güzel insanları,  yaratıcı sorularıyla gelen aykaraduman ve bernarchy ile cevaplarımızı masaya yatırıp tartıştığımız akşam yemelerini/içmelerini, dağın tepesinde yatan ve orada bulunduğum süre boyunca her nerede olursam olayım onunla göz göze kalıp kendisini kişilikli bir yeni arkadaş ettiğim devi, kısacası bende sürekli oraya geri dönme isteği yaratan bu detayları orada bize fazlasıyla eşlik eden Birsen Tezer ile anıyorum şimdi. Çünkü bazen müzik sayesinde de mekan değiştirebilmek mümkün.  
Mutlu son -değil-. (3)

21 Eylül 2015 Pazartesi

Kaş ile Düş Arasında (2)

Kaş -iyileşmeye-


Kaş’taki ilk sabahımız odasız, çatısız ve son zamanlardaki nadir huzurlu anlardan biriydi. 

-Çünkü bir sabaha bileğinizdeki bilekliğin bir parçası genç insanların ölümüyle uyandığınızda huzurdan bahsetmek boğazınızı tıkıyor. Bir bileğinizdekine bir haber mecralarına bakıp daha ne kadar çaresiz olabileceğinizi düşünüyorsunuz. Bilekliğin parçası genç insanlar umutla çıktıkları yolda düştükleri için bileğiniz yanıyor. Ne güzel renkli bileklik fazla geliyor vücudunuza. Siz de bir kere düşmüşsünüz yola. İyileşmeye. Boğazınızda yumrularla yaşayıp elinizden gelmeyene ah ederek an’lardan huzur devşirmeye… -


Kaş otogara indiğimizde gün yeni aydınlanmaya başlıyordu ve pansiyonumuzun nerede olduğuna dair elimizde ismi dışında hiçbir bilgi yoktu ama elbette bu yolculuğumuz için çok ufak bir detay(!) Daha önce hiç bulunmadığımız bir yeni yer’de kendimizden emin boş caddede yürümeye başladık. Her şey yolda çözülür. Yola çıktıktan sonra. (Evet yolda olmak felsefesi yapmayacağıma dair söz vermiştim ama insan bir yere kadar dayanıyor.) Ve günlerin başladığı yer ‘Bahar Pansiyon’ hiç aramadan karşımıza çıktığında sanırım bu yüzden çok şaşırmadık. Ne bulacağımızdan emin çıktığımız merdivenler bizi çatısız sabahımıza ulaştırdı. O gün farkettim ki hiçbir teras sizi hayal kırıklığına uğratamaz çünkü hangi çirkin betondan yükselirse yükselsin gökyüzünü eninde sonunda görebiliyorsunuz. Güzelim yol arkadaşlarım aykaraduman ve bernarchy ile o terastan komşu teraslara, yeni aydınlanan gökyüzüne, onun bittiği yerde başlayan dağa ve denize bakıp önümüzdeki birkaç günün güzelliğini böylece öngörebildik.


Sular -aylak bedenlere-


Önümüzdeki günlerde Kaş merkezden yürüyerek ulaştığımız Küçük Çakıl, Büyük Çakıl plajlarıyla merkezden minibüslerle ulaşılabilecek Hidayet Koyu ve Kaputaş sahiline giderek ‘arkamızdan gitmişken görmemişler denmesin’ kuralına uyduk hem de uzun zamandır karşılaşamadığımız güzel sulara daldık.


Kekova -hayal ile gerçek arasında bağ-





Kekova’ya bağlı Kaleköy/Simena ise Kaş merkezden tekne turlarıyla ulaşabileceğiniz görülmeye değer bir güzel. Gitmeden önce görmeyi merakla beklediğim bu köyün güzel denize kıyısı ve tarihi öneminden çok burada yaz kış yaşayan yüz küsur insan olduğunu öğrenmem o günün kazananı oldu. Güneşin altında bu kez de ‘o tepeye çıkmadan dönmüşler’ denmesin kuralına uyarak o tepeye çıktık. Simena Kalesi’nin girişinde yamaca sıfır yapılmış taş evin fotoğrafını çekip hayallerüstü evin önündeki ilkokul kitaplarıyla gerçeklik arasında bağ kurmaya çalışırken manzaraya sırtını dönmüş plastik sandalye tepesinde oturan bir abiden "bu sıcakta ne derdiniz var da çıktınız buralara kadar" cümlesini işitip gerçekliğe sağlam bir dönüş yapabildim. Muhabbet devam ederken öğrendim ki orada Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan atanmış bir memurmuş. Ne güzel bir yerde yaşadıklarını ben tekrar ettikçe sen bir de onu bize sor bakışlarıyla cevap verip durdu. Muhtemelen sıcağa, ihtiyaçları doğrultusunda yaptıkları alışverişin yükünü tepeye kadar taşımaya, dar alandaki rutinlerine bizim baktığımız yeni gözlerle artık bakamıyorlardı. Orada öğreniyorum ki işte bu köy birbirini tanıyan yüz küsur kişiden oluşuyormuş. "Peki okumaya giden evlenip ayrılan yeni nesil olmuyor mu?" diyorum. Çok fazla köyden ayrılan olmadığını köyün İngiltere’ye gidip eğitim gören bir gencinin bile geri dönüp orada iş kurduğundan bahsediyor gururla. Kekova dışarıdan masalsı gözüken içinde kaldıkça ise gerçeğine ne yazık ki yaklaştığımız bir güzel olarak fotoğraf karelerinde öylece kalıverdi. (2)

fotoğraflar: bahar mumcu

devam edecek

20 Eylül 2015 Pazar

Kaş ile Düş Arasında (1)

Bu yazı güzelim Kaş, güzelim yol arkadaşlarım (aykaraduman/bernarchy) ve onlarla çıktığım ümitli yolculuklara ithaf olacaktır.


Çıktığımız her yola güzel ümitlerle başlıyoruz birlikte. Hayır ‘yolda olmak’ felsefesi yapmayacağım şimdi burada. O başkaları tarafından fazlasıyla yapıldı. Ama yol arkadaşlarını tanımak, yolları paylaşmak, yolda için dolup taşarken içini duru tutup dönmek var. Sonra belleğine eklediğin yeni hikayeler, yeni sular, yeni ötüşler ve öpüşler, her seferinde başka tepelerden gün doğumlarını gün batımlarını izlemek var. Güneş aynı güneş kabul. Her gün doğup batan güneşi ritüellerle karşılayıp uğurlamasak hayat geçmek bilmezdi. Napalım hayatta böyle ufak teselliler yaratıyoruz kendimize. Sonra da buna kısa süreli iyileşmeler diyoruz. Herkesin yolu çeşit çeşit iyileşmeye.


İstanbul’dan Dalaman Havaalanı’na -yeter ki gidelim-


Temmuz sonunda çıkacağımız yol için önceden hızlı bir planla ucuza uçak biletlerimizi ve ardından konaklayacağımız en uygun pansiyonu bulduk. Ucuzculuk ve şanslı gezginlik bizden sorulur. İstanbul’da binbir zorluklarla ulaştığımız Sabiha Gökçen Havaalanı’nda uçuşumuzdaki rötarı öğrendiğimizdeyse üzülmedik çünkü Dalaman’a geç saatte varacak oradan Kaş’a geçmek için yeni ulaşım yollarına bakacaktık ve pansiyon rezervasyonumuzdan önce orada olacaktık. Bu vakti yollarda geçirmek işimize geldi. Dalaman havaalanına indiğimizdeyse açık alanında çekirdek çitleyip çeşitli komiklikler şakalar yaparak yolculuk sarhoşluğumuzu resmen başlatmış olduk. Kaş’a ulaşma konusundaki planlarımızsa şöyle şekillendi. Dalaman’dan servisle Fethiye’ye ulaşacak oradan da Kaş’a giden otobüslere binecektik. Zaten bunun dışında pek bir alternatif yol yoktu bütçemiz için. (Diğer seçenekse taksilerle doğrudan Kaş’a geçmek.) Fethiye merkezde geç saatte yapılabilecek alternatif bir şey olmasa da orada beklemekte karar kıldık sonuçta İstanbul’da hayatta kalmayı başarmış insanlar olarak Fethiye’de niçin kalmayalım-dık.


Fethiye Otogarı -göz yogası-


Fethiye otogarı tahmin ettiğimiz gibi indiğimiz andan itibaren yabancılık çekmeyip kendimize gece yuvası yaptığımız yeni mekanımız oldu. O esnada benim gözlerim durur mu yol yorgunluğu uykusuzluk vs.den çokça sulanıp kaşınmaya başladı. Hazırsanız burada size Fethiye otogarında göz yogası maceramdan bahsedeceğim. Otogarda gecenin bir vakti plastik sandalye tepesinde ayaklarımız valizlerimize uzatılmış haldeyken yanımdaki taşınabilir yoginim (bernarchy) "gözünü kırpma mumu -kendisi bana mumu diyor- , gözünü kırpma, yapabilirsin, vücudun senin kontrolün altında, konsantre olursan yapabilirsin" gibi şeyler söylemeye başladı. Söylediğine göre bu bana iyi gelecekti. Bense pek tabii ki "saçmalama gözümü kırpmadan nasıl durabilirim" gibi nemrutluklarla muhaliflik ettim kendisine. Çünkü gözünüzü kırpmadan bi durur musunuz? Neyse bernarchy işte orada daha önce deneyimlediği göz yogasından bahsetti. Tamam, iyi, güzel, hoş vücudum benim kontrolüm altında, ona istediğimi yaptırabilirim. Ne tatlı sözler ama olmuyor imkansız işte derken derken. Bizimki yanımda göz yogasına durmasın mı? Gözlerinden yaşlar akıtıp oturmasın mı? E iyi bari ben de biraz deneyeyim dedim. Çünkü gecenin o saatinde otogarda plastik sandalye tepesinde başka ne yapabilirdim? Sonuç olarak evet biraz başardım, karşılıklı sandalye tepelerinde gözlerimizden yaş akıtıp oturduk. Şimdi ben burada göz yogasını biraz saptırmış olabilirim kabul, siz bu konuyu yine de bir bernarchy’den dinleyin. 
Sabaha karşı üçe doğru ise bizi Kaş’a götürecek otobüs geldi ve yeni yolculuk sarhoşlukları için yola koyulduk.



Fethiye’den Kaş’a -dağ ile olan azımsanamayacak hikayem-


İdareten açık gözlerimi Kaş’a doğru yola çıkarken artık kapatabilmiştim ama belirsizlik hep diken üstünde tutuyor insanı. En azından beni. Bilmediğim bir yeni yer’e varacak olmak uykumla arama giriyor. Bildiğim yeni olmayan bir yer’e varacak olsam da muhtemelen böyle olurdu. Çünkü o yer’lerden gittiğinizde o yer’ler aynı kalmıyor. Gözleriniz ya da onlarda aynı kalmıyor oralara aynı bakmaya. Sonuçta işte hep uykuyla aramıza girecek bir sebep oluyor. Gözümü her açışımda dağ ile burun burun kalıyorum yol boyu. Kafamı her yana savuruşumda denizle. Ne güzel deyip uykuya çekilmeye çalışırken "ölüme çok yakınız bu yolda her virajda" diyor sonra yine dağ ile burun buruna kendime yeni tekrarlar çıkarıyorum. Dağları çok severim. Dağlarla burun buruna kalmak da benim için azımsanamayacak bir hikaye. O yüzden tüm yollar bittiğinde dağ ile burun buruna kalışımı aklımdan çıkaramam.


Gece karanlıkta her şey filmleşir daha net filmleşir. İki saate yakın yolculuğun sonunda Kaş’a vardığımızdaysa gün aydınlanmaya başlamıştı. Karanlıkta yalnız kaldığımızda var olan bizi, hikayelerimizi, dramlarımızı geride bırakabilirdik. Gece ile gündüzün hikayelerimize farklı katkılarından da bahsetmeyeceğim şimdi. O da başka bir zamanın konusu. (1)
devam edecek